




Aslında Fransız sanatçı Julie Maroh'un eseri olan "Adele'in Hayatı""Le bleu est une couleur chaude" isimli çizgi romandan uyarlanan bir film. Defalarca tekrar tekrar izlediğim, ilk izlediğimde salya sümük ağladığım, içimi sızlatan bir filmdi. Baş karakterlerin bitmek bilmeyen uzun sevişme sahnelerinde, yönetmenin kendilerinden ne istediği anlamadıkları ve kendilerini porno yıldızı gibi hissettikleri film. Bir daha Kechiche ile çalışmayız demişler.



Kivela bu alana girdiğinde, Felix Cane takip ettiğim en iyi pole sanatçısıydı. Henüz bu pratik, pole dance olarak geçiyordu."Direk dansı" ile ilgili bazı olumsuz dogmaları nezdinizde düzeltmek isterim. En az 800 yıllık geçmişi olan bu pratik, ilk Hindistan'da erkek akrobatlar tarafından kullanılmaya başlamış. Şimdiki direklerden daha kalın ahşap direkler üzerinde bir grup erkek gösteriler düzenlermiş. Hatta, Mallakhamba; direk jimnastiği olarak çevrilebilecek bu pratik, 2013'te Hindistan'ın Madhya Pradesh eyaletinde yerel spor olarak kabul edilmiş. Zamanla Çin'de uygulanan bu spor 1800'lü yıllarda sirklere taşınmış, bu pratik 1900'lü yıllarda barlara taşınarak gece klübü ve strip tease kültürünün bir parçası olmuş. 2000'li yıllarda çeşitli sporcular tarafından potansiyeli anlaşılan bu pratik için uluslararası yarışmalar düzenlenmiş ve insanların gözündeki haksız kötü itibarı düzeltilmeye çalışılmış.
Birkaç yıl öncesine dek pole dance olarak geçen bu pratik artık pole art olarak uluslar arası düzeyde itibarı olan bir spor dalı ve hatta performans sanatı olarak kabul görmekte. Filmlerde strep tease kültürünün parçası olarak gördüğüm bu pratik beni çok heyecanlandırmıştı. Son derece estetik kadın vücudu ile birleşince görsellik şahane. Tabii, bundan fazlası var. Ritmik jimnastik ve buz pateni olimpiyatlarını hayranlıkla izleyen biri olarak "direk dansı"nı ilk gördüğümde içindeki potansiyeli de fark ettim. Bu yüzden pole dance yarışmalarını duyunca, "işte bu" diye sevindim. Balerin Felix Cane, balenin kısıtlarından sıkılıp pole dance'e girince tabii ki ilk yarışmada dünya birinciliği kaçınılmaz oldu. Hala strip tease kültürünün etkileri yoğun olduğu için inanılmaz yüksek topuk, ufak soyunma gösterileri ve thong'lar mevcuttu. Ancak, kondisyon ve güç gerektiren bu spora erkeklerin el atmaması düşünülemez. Kadın performistlerle çok daha estetik görünse de erkek gücü ile yapılabilenler büyüleyici. Zaten kısa bir süre sonra çeşitli yaş gruplarındaki hem kadın hem erkek sporcular için olimpiyatlar düzenlenmeye başlandı.



Amy Winehouse güçlü bir kontraltoydu. Şimdi, kendisinin de en sevdiği şarkısı olan "Love is a Loosing Game"i dinlerken duygulanıyorum. "Unholy War"da gözlerim yaşarııyor. Kimileri Winehouse'un sesinin yapay olduğunu iddia ediyor. Buna inanmıyorum, oldukça kalın bir konuşma sesi vardı. Sesi ender rastlanır bir sesti.






Sadece trans-gender bir insanı değil, hiçbir insanı bimodal olarak ayıramayız. Her insanın eğilimleri hayatının değişik dönemlerinde daha gay veya daha heteroseksüel olma şeklinde dalgalanmalar gösterebilir. Bakış açımızın ne kadar kısıtlı olduğunu ise bir trans-gender insanı "kadın" mı yoksa "erkek" mi kabul etmeliyiz, kestiremediğimizde fark ederiz. Böylece elektronlardan Havva'ya dek akla hayale gelebilecek pek çok kavramı "spektrum"lara dökebileceğimizi ve pek çok defa "standart deviasyonlarla" karşılaşacağımızı göreceğiz... ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını. Heisenberg belirsizliği...
Lisede "herşeyin teorisi" yani tüm fizik kurallarının tek bir formülle açıklanabileceği fikriyle büyümüştüm. Düşünsenize, parçacık-altı fiziğinden Newton fiziğine, temel kuvvetlerden karanlık maddeye kadar herşeyi tek bir formülle ifade edebilmek... Fikir olarak mümkün, ancak henüz bu ideale yaklaşacak bir teori bile üretilemedi. Bundan neden bahsediyorum? Bu giriş sayfasından da anlayabileceğiniz üzere, ışıktı, güneşti, maddeydi... Bunlarla derdim var. Aslına bakarsanız, hayatla derdim var. Fikirlerimde herşeyin birbirine bağlandığını göreceksiniz. Evet, herşey birbiriyle ilintili; henüz tek bir fikirle formüle edemesem de var olduğunu var sayıyorum.
Her zaman istatistiğe inandım. (İstatistikle,
Genelde kendimi standart deviasyonla anlarım.

Şimdi...Evrenin yaşı yaklaşık 13.8 milyardır. Big Bang Theory, bize evrenin en başta küçücük, çok yoğun ve çok sıcak bir kütle olduğunu ve çok hızlı bir biçimde genişlediğini anlatır. Evrende 2x 10 üzeri 11 galaksi vardır. Drake denlemi evrende on ila milyonlarca ileri teknolojiye sahip uygarlık olduğunu söyler. Evrendeki toplam maddenin %85'ini, karanlık madde oluşturur. Evrenin enerji-madde toplamının %95'ini, karanlık madde+karanlık enerji oluşturur.
Bu giriş sayfasından da anlayabileceğiniz üzere, ışıktı, güneşti, maddeydi... Bunlarla derdim var. Aslına bakarsanız, hayatla derdim var. Lisede "herşeyin teorisi" yani tüm fizik kurallarının tek bir formülle açıklanabileceği fikriyle büyümüştüm. Düşünsenize, parçacık-altı fiziğinden Newton fiziğine, temel kuvvetlerden karanlık maddeye kadar herşeyi tek bir formülle ifade edebilmek... Fikir olarak mümkün, ancak henüz bu ideale yaklaşacak bir teori bile üretilemedi. Bundan neden bahsediyorum? Joker'ın dediği gibi, "herşey plana göre gittiğinde kimse paniklemiyor, plan korkunç olsa bile" Peki plan ne? Büyük planı bilmiyoruz ve dünyanın gidişatı, hatta gidişatı bırakın sadece milyarlarca insan oldğumuzu bilmek bile beni dehşete düşürüyor.Modern dünyamızda görsel uyaranlar hayatımıza hakim. Daha önce hiç bulunmadığımız yerleri televizyonda, bilgisayarda, sinemada izliyoruz. Artık yolculuk yapmak zorunda değiliz. Bir şeyin nasıl yapıldığını bir başkasından öğrenmek zorunda değiliz. Her şey gözlerimizin önüne seriliyor. Bir yandan da telefon ekranı, otomobil penceresi, gözlüklerle sınırlanan bir dünyamız var artık.