14 Kasım 2015 Cumartesi

Kanser hücrelerini kendilerine saldıran Natural Killerlara çevirmek

The Scripps Research Institute (TSRI) bilim adamları, çalışmaları sırasında Akut Myeloblastik Lösemi 
hücrelerini, Naural Killer'a dönüştüren ve aynı klondan gelen malign hücreleri apoptoza götürmelerini sağlayan bir reseptör agonisti (reseptör aktive edici antikor) buldular. Bu buluş, başta lösemi olmak üzere çeşitli kanserlerin tedavisi hakkında umut veriyor.

Asıl amaçları, birtakım belli kemik iliği ve faktör yetersizliğinden muzdarip hastalar için kemik iliği hücrelerini aktive edecek ve spesifik kan hücresi alt gruplarına çevirebilecek çeşitli antikor kütüphanelerini taramaktı. Çalışmaları sırasında, hedeflerine ulaşmışlar, ayrıca kimi antikorların kemik iliği hücrelerini, nöron gibi oldukça değişik hücrelere dönüştürdüğünü görmüşler. Bunun üzerine AML gibi lösemi hücrelerini non-kanserojen hücrelere dönüştürüp dönüştüremeyeceklerini araştırmaya çalışmışlar.

Akut myeloid lösemi hücrelerinin büyük bir kısmı trombopoietin (TPO) reseptörü eksprese ederler ve efektif antikorun kemik iliği reseptörleri üzerinde oldukça potent ve seçici aktive edici özelliği var. Bu antikorun sağlıklı immatür kemik iliği hücreleri üzerinde onları megakaryositlere dönüştürücü etkisi var. Ne var ki bu antikor, akut myeloid lösemi hücrelerine uygulandığında, lösemi hücrelerinin immmünitede destekleyici rol oynayan denritik hücrelere dönüştükleri görülmüş. Çalışmalarını devam ettirdiklerinde, bilim adamları söz konusu antikorlarla muamele edilmeye devam eden bu dendritik hücrelerin Natural Killerlara oldukça benzeyen hücrelere dönüştüklerini görmüşler. AML hücrelerinin %80'inin bu şekilde diferansiasyon gösterdikleri izlenmiş. Oldukça uzun tedrilleri olan bu Natural Killerların oldukça fazla miktarda perforin, INF-γ ve gyranzime B ürettikleri ve AML hücrelerine saldırarak onları apoptoza götürdükleri görülmüş. Ortalama miktardaki bu NK benzeri hücrelerin 24 saat içinde AML hücrelerinin %15ini öldürdükleri kaydedilmiş. Kemik iliği hücrelerinin bu antikorlara cevaben NK üretmedikleri de dikkatten kaçmamış.

Bilim adamları, aynı klondan gelen bu hücre gruplarının etkileşimini "kardeş katli ( fratricide )" olarak isimlendiriyorlar. Bu spesifik cevabın sebebi henüz aydınlatılamamış olsa da şimdiki kemoterapötiklerden çok daha etkin spesifik ve yan etki profili daha iyi tedavilerin geliştirilebileceği umuyor. En kısa zamanda toksisite çalışmaları tamamlanarak insanlar üzerinde deneylere başlanması planlanıyor.


12 Kasım 2015 Perşembe

Blue is The Warmest Color

Aslında Fransız sanatçı Julie Maroh'un eseri olan "Adele'in Hayatı""Le bleu est une couleur chaude" isimli çizgi romandan uyarlanan bir film. Defalarca tekrar tekrar izlediğim, ilk izlediğimde salya sümük ağladığım, içimi sızlatan bir filmdi. Baş karakterlerin bitmek bilmeyen uzun sevişme sahnelerinde, yönetmenin kendilerinden ne istediği anlamadıkları ve kendilerini porno yıldızı gibi hissettikleri film. Bir daha Kechiche ile çalışmayız demişler.

Fare beyninin ayrıntılı nöronal devreleri


Duke Üniversitesinden bilim adamları yıllardır fareler üzerinde yürüttükleri milyonlarca deneylerin sonuçlarını yayınladılar. Yukarıdaki "Connecton" olarak anlandırılan grafik, bu çalışmaların sonucu. Çeşitli 148 anatomik beyin bölgesi arasındaki bağlantılar son derece ayrıntılı bir diffüzyon MR traktografi ile incelenmiş, hesaplanmış. Bu bağlantıların 10 tabanında logaritması alınmış ve oluşturulan renk anahtarına göre bu bağlantıların yoğunluğu gözler önüne serilmiş. Yatay düzlemde traktografi başlangıçları ve dikey düzlemde hedefler gösterilmiş olup bölgeler gelişimsel kökenlerine göre ayrıca renklendirilmiş.

İnsan hastalıklarının taklit etmek üzere genetik olarak modifiye edilmiş bu fareler üzerinde, klinik olarak kullanılan konvansiyonel MR'dan uzaysal çözünürlüğü 100.000 kat daha fazla olan diffüzyon MR kullanılarak önceki bilgilere göre 1000 kat daha kesin aksonal trakt bilgileri elde edilmiş. Connecton olarak adlandırılan bu nöronal devre grafisi, araştırmacılar tarafından fare nöronal devreleri ileilgilinen tümbilim insanlarının erişebileceği bir portal halinegetirilmekte. Connecton, bu devrelerin bozulması ile ortaya çıkan şizofreni ve depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların ve diğer zihin hastalıklarının anlaşılmasında bilim insanlarına uzun süre rehberlik edecektir.

11 Kasım 2015 Çarşamba

Alzheimer Hastalığının heterojen bir hastalık grubu olduğu ve fAD'de Cyclophilin B etkisi ortaya koyulmuş.

Alzheimer Hastalığı'nın heterojen etyolojili bir hastalık grubu olduğu ve etkenlerin netleştirilerek alt grupların belirlenmesi gerektiği, buna göre tedavilerin geliştirilmesi gerektiği düşünülüyor. Familial Alzheimer Hastalığı'nda hastalık 5.-6. dekatta ortaya çıkarken sporadik vakaların 7. dekattan sonra ortaya çıkması da düşündürücü. Söz konusu patolojinin amiloid proteinlerinin yanlış katlanması olduğu biliniyor; ancak, bu konuda daha engin bilgiye ihtiyacımız var.

Gençlerde bu hatalı proteinlerin bulunmamasının etkin temizleme işlevleri sayesinde olduğu düşünülüyor. Nitekim, santral sinir sisteminde venöz yapılar etrafında daha çok amiloid birikimi olduğu biliniyor. Ayrıca santral sinir sisteminin derin servikal lenf nodlarına drenajı da gösterildiğinden beridir, hatalı proteinlerin etkin bir şekilde ortadan kaldırılmasında lenfatik drenajın ehemmiyeti anlaşılıyor.

Bu noktada, Hebrew Üniversitesi'nden uluslararası bir grup, prion hastalıkkları ve familial Alzheimer Hastalığı gibi birbirinden ayrı iki hastalığın aynı mekanizmayla gelişip gelişmediği araştırmışlar. Yaptıkları araştırmalar sonucu, "Cyclophilin B" isimli bir proteinle ilgili önemli bulgulara ulaşmışlar. Bu protein, presenilin 1 ve diğer birtakım proteinlerin düzgün üç boyutlu uzaysal yapılarını almasını ve fonksiyone olmasını sağlatan ER-dirençli bir şaperondur. Cyclophilin B proteinin mutasyonunda, presenilin 1 düzgün katlanamıyor, ER'de agrege oluyor, γ‐secretase aktivitesi azalıyor, mitokondrial dağılım ve fonksiyon bozuluyor ve Alzheimer Hastalığı ortaya çıkıyor. Bu açıdan Cyclophilin B knockout farelerin beyinlerinde işlenmiş, aktif presenilin 1 miktarının azaldığı gösterilmiş. Azalan cyclophilin B aktivitesi, belli fAD vakalarının ve daha farklı nörodejeneratif hastalıkların Bunun dışında başka mutasyonlara bağlı olarak da Alzheimer Hastalığı ortaya çıkabiliyor ki, bu birden çok mekanizmanın sorumlu olduğunu ve Alzheimer Hastalığının aslında klasifiye edilmesi gereken bir hastalıklar grubu olduğunu gösteriyor. Bu mekanizmaların net bir şekilde ortaya konması, başta ER şaperonlarının anti-nörodejeneratif tedavilerde kullanılması gibi etkin tedavilerin de önünü açacaktır.


Depresyonda mikrogliaların rolü

Hebrew Üniversitesinden bir grup, depresyonda mikrogliaların disfonksiyonunun temel mekanizma olabileceğini düşünüyorlar. İnsanlardaki postmortem patoloji incelemelerinde, sözkonusu hastalarda mikrogliaların dismorfik olduğu gösterilmiş. Teorik ve klinik izlenimlere göre, mikrogliaların çeşitli nörodejeneratif hastalıklarda ( MS, Parkinson's gibi) ve uzun süreli psikolojik stres gibi durumlarda sinapslarının ve diğer hücreler üzerindeki denetleyici işlevlerinin bozulduğu düşünülüyor.

Antidepresan tedavilerin, tüm hastalarda istenilen derecede efektif olmadığı vurgulanırken bu yeni yaklaşımın doğrulanması halinde depresyonun anlaşılmasında ve tedavi edilmesinde anlamlı yol katedileceği umuluyor.

Kronik beklenmeyen strese(CUS) maruz bırakılan farelerde başka beyin bölgelerinde olmamakla birlikte  hipokampal mikrogliaların ilk 2-3 gün aktivasyon gösterdiği izlenmiş. Takip eden 5 haftada hipokampal mikrogliaların apoptoza gittiği, sayılarının azaldığı, aktivasyon markerlarında ekspresyonun azaldığı, dismorfizm gösterdikleri ve rodentlerde depresyon benzeri davranışlar geliştiği görülmüş.

Başlangıçtaki stress ile indüklenen mikroglial aktivasyonun minosiklin ile inhibisyonu veya transgenik interlökün-1 reseptör antagonist overekspresyonunun mikroglial apoptozu, süprese nörogenezi ve CUS indüklü depresyonu azalttığı görülmüş. Benzer olarak, imipramin başlangıçtaki ve kronik stres indüklü depresif  davranışı azaltmış.

CUSa maruz kalan farelerde, hipokampal mikroglial aktivasyonu sağlayan endotoksin, M-CSF ve GM-CSF kısmen veya tamamen depresif benzeri davranışları geri döndürmüş ve hipokampal nörogenezi arttırmış. Kronik sterese maruz kalan bu farelerde imipramin veya minosiklinin hemen hemen hiç antidepresan etki göstermediği saptanmış. Bu bulgular, mikrogliaların fonksiyonlarındaki bozuklukların kronik stres indüklü depresyonda rol oynadığına ve mikroglia stimülanlarının hızlı etkili antidepresan olarak bazı depresif durumlarda kullanılabileceğine dair kanıt oluşturuyor

Sağlıklı bireylerde prefrontal korteks, mood ile ilgili olarak amigdala ve ventral tegmental alandan gelip Nucleus Accumbens'e projekte olan dopaminerjik nöron devrelerini kontrol eder.(1,2)  Depresif hastalarda hiperaktif olan nöral devreler M1 mikroglial polarizasyonu sağlar (3) ki bu da prefrontal korteksle ilişki içindeki nöral devrelerin disfonksiyonuna(4) ve Raphe nükleusundan prefrontal kortekse projekte olan 5-HT nöronlarının hipoaktivasyonuna(5) neden olur. Prefrontal korteksin disfonksiyonu, VTA'dan NAc'e projekte olan dopaminerjik nöronların aktivitesiniazaltabilir(6). Prefrontal korteks ve NAc'in hipoaktivasyonu sırasıyla depresif mood ve ilgi/keyif kaybı ile ilişkilidir. M2 mikroglia, sinir ağları ve 5-HT biyosentezinin homeostazını sağlayıp prefrontal konteks ve NAc'in fonksiyonunun toparlanmasını sağlar.

Pharmaceuticals 07 01028 g003 1024


Işığın algılanmasının anlaşılmasında yeni gelişmeler

Hücresel ve moleküler seviyede ışığı algılanmasıyla ilgili yeni keşifler yapıldı. Yaklaşık 25 sene önce TPR kanalları keşfedilmişti. Bunlar, hayvanlarda ışığın, yiyeceklerdeki kimyasalların, mekanik kuvvetin ve sıcaklıktaki değişikliklerin algılamasında önemli rol oynayan kanallardı. Ne var ki, nasıl işledikleri henüz bilinmiyordu.

9 Kasım 2015 Pazartesi

Stroke için gen terapisi

Alzheimer's, Parkinson's ve stroke tedavisinde G-CSF kullanımı bir dönem heyecan verici girişimlere sebep olmuş; ancak stroke geçiren insanlarda olumlu sonuç elde edilememişti.

Harvard ve Florida Atlantis Üniversitelerinin National Institute of Biomedical Imaging and Bioengineering (NIBIB) tarafından desteklenen bilim adamları, iskemik stroke geçiren fare modellerinde  G-CSF gen terapisini denediler ve anlamlı sonuçlar elde ettiler.

Daha önce stroke geçiren insanlara G-CSF gen terapisi denenmiş; ancak efektif gen uyarımı ya da efektif hedef ulaşımı sağlanamadığı için olumlu sonuçlar elde edilememişti.

Şimdi ise bu ortak grup, farelere göz damlası şeklinde Adenovirus aşılamış, Bu G-CSF genini hedef alan bu DNA parçası kontrast maddeyle işaretlenmiş ve gen terapisi alan farelerde MRI ile de hedef dokuya ulaşım gösterilmiş. Kontrol grubunda ise aynı kontrast maddeyle işaretli ancak başka bir geni hedef alan farelerde bu kortikal korunma ve hedefe ulaşım olmadığı gösterilmiş.

Adenovirus efektif ve güvenli bir şekilde beyin hücrelerini enfekte ediyor. Gen terapisi almayan farelerde striatal korteks deneysel iskemi öncesi 15cm2 iken hasar sonrası 5cm2'nin de altına düşüyor. Gen terapisi alan farelerde ise striatal korteks, 13cm2 kalarak anlamlı bir korunmaya işaret ediyor. Farelerin nörolojik kondisyonlarında belirgin bir korunma ve daha az ölüm oranı ortaya konmuş.

Bu sonuçlarla heyecanlanan bilim adamları, iskemi geçiren hastalara ilk müdahalede göz damlası şeklinde non-invaziv ve etkin tedavinin önünün açılabileceğinin altını çiziyorlar. MRI ile aktifleşen dokuların ortaya koyulabilmesi, daha az beyin atrofisi gösterilmesi de bir başka avantajı. Ayrıca, aynı gen transferi yöntemi ile başka hastalıkların da tedavisi açısından bu bulgular ümit verici.

6 Kasım 2015 Cuma

Oona Kivela ve Pole


Ve tabii ki de en sevdiğim insanlardan biri Oona Kivela!
Evrimle ilgili bir kitapta okumuştum. Acaba hangisiydi? Her ne kadar kaplanlar ve ayılar çok güçlü, filler uzun ömürlü olsa da sadece insan, kilometrelerce yüzüp bisiklet sürüp sonra da kilometrelerce koşabilir. Gerçekten, insan vücudunun yapabildikleri hayal gücümüzle sınırlı. İşte bu noktada, çeşitli sporculara hayranım. Ve tabii ki de en sevdiğim insanlardan biri Oona Kivela !
O benim bir numaralı atletim. Bir numaralı sporcum. Bence pole art tarihinde gelmiş geçmiş en iyi sporcu. Olga Trifinova gibi şimdiden dünya klasmanında birinci olan 13 yaşında bir sporcu ve ve BendyKate gibi yeni parlayan harika sporcular olsa da Oona Kivela biriciktir, en iyidir. 1983 doğumlu olan Kivela, 9 yaşından itibaren profesyonel olarak jimnastik çalışmış. 25 yaşında New York'ta pole ile tanışmış ve bu daldaki inanılmaz potansiyeli görerek pole çalışmaya başlamış.

Kivela bu alana girdiğinde, Felix Cane takip ettiğim en iyi pole sanatçısıydı. Henüz bu pratik, pole dance olarak geçiyordu."Direk dansı" ile ilgili bazı olumsuz dogmaları nezdinizde düzeltmek isterim. En az 800 yıllık geçmişi olan bu pratik, ilk Hindistan'da erkek akrobatlar tarafından kullanılmaya başlamış. Şimdiki direklerden daha kalın ahşap direkler üzerinde bir grup erkek gösteriler düzenlermiş. Hatta, Mallakhamba; direk jimnastiği olarak çevrilebilecek bu pratik, 2013'te Hindistan'ın Madhya Pradesh eyaletinde yerel spor olarak kabul edilmiş. Zamanla Çin'de uygulanan bu spor 1800'lü yıllarda sirklere taşınmış, bu pratik 1900'lü yıllarda barlara taşınarak gece klübü ve strip tease kültürünün bir parçası olmuş. 2000'li yıllarda çeşitli sporcular tarafından potansiyeli anlaşılan bu pratik için uluslararası yarışmalar düzenlenmiş ve insanların gözündeki haksız kötü itibarı düzeltilmeye çalışılmış. 

Birkaç yıl öncesine dek pole dance olarak geçen bu pratik artık pole art olarak uluslar arası düzeyde itibarı olan bir spor dalı ve hatta performans sanatı olarak kabul görmekte. Filmlerde strep tease kültürünün parçası olarak gördüğüm bu pratik beni çok heyecanlandırmıştı. Son derece estetik kadın vücudu ile birleşince görsellik şahane. Tabii, bundan fazlası var. Ritmik jimnastik ve buz pateni olimpiyatlarını hayranlıkla izleyen biri olarak "direk dansı"nı ilk gördüğümde içindeki potansiyeli de fark ettim. Bu yüzden pole dance yarışmalarını duyunca, "işte bu" diye sevindim. Balerin Felix Cane, balenin kısıtlarından sıkılıp pole dance'e girince tabii ki ilk yarışmada dünya birinciliği kaçınılmaz oldu. Hala strip tease kültürünün etkileri yoğun olduğu için inanılmaz yüksek topuk, ufak soyunma gösterileri ve thong'lar mevcuttu. Ancak, kondisyon ve güç gerektiren bu spora erkeklerin el atmaması düşünülemez. Kadın performistlerle çok daha estetik görünse de erkek gücü ile yapılabilenler büyüleyici. Zaten kısa bir süre sonra çeşitli yaş gruplarındaki hem kadın hem erkek sporcular için olimpiyatlar düzenlenmeye başlandı.


Bu noktada ise Dmitry Politov'u yıllardır takip ediyorum ve sanki bir arkadaşım gibi sürekli yeni performanslarını izliyorum.Kendisinin de dediği gibi, koreografilerinde en önemli şey "akış" ( flow ). Oona tüm kareografilerini kendisi hazırlıyor ve artistik açıdan her kareografisi ayrı bir şaheser bence.

Oona'nın harika karakterini bu ropörtajda daha iyi görebiliriz:

Bu da Oona'nın bence en iyi performansıdır:

Oona'nın videolarını paylaştığı youtube sayfası:

5 Kasım 2015 Perşembe

Nöronal doku tamirinde MUSE hücreleri ümit veriyor

Kök hücreler ile çeşitli hastalıkların tedavisi uzun zamandır gündemde olan bir konu. Ne var ki mezenşimal kök hücrelerin tümoröjenik potansiyelleri her zaman büyük bir engel olarak ortaya çıkmıştır. Embriyoloji kutsal bir branş olsa gerek. ektodermal dokuların birbirine dönüşebilmesi bilgisine embriyolojiye borçluyuz ki; sinir dokusu, cilt göz ve saç için de durum bu.

MUSE ( multilineage differentiating stress enduring ) hücreleri, cilt biyopsilerinden toplanabiliyor. İntravenöz yolla verildiğinde spontan olarak hasarlı sensöri motor kortekse yerleşip servikal korda neuritler uzatıp olumlu SEP sinyalleri kaydını ve ekstremite hareketlerindeiyileşmeyi sağlıyor.

Bu hücreler, yağ dokusunda kemik iliğinde  ve ciltte bulunuyor. Ciltte fibroblastlardan elde ediliyor. En önemli özellikleri, herhangi bir indüksiyona ihtiyaç duymamaları, nontümörojenik olmaları, ciltbiopsilerinden çok da invaziv olmayan bir yöntemle elde edilebilmeleri ve iv yoldan verildiğinde hedeflerine spontan olarak erişmeleri. İnsanlarda da bulunan bu hücreler stroke tedavisinde umut verici bir rol oynayacak.


orijinal makaleler için:


2 Kasım 2015 Pazartesi

Amy

Amy, sevgili Winehouse ile ilgili bir biyografiydi. Babası ortaya çıkan filmden hiç memnun kalmamıştı. Ortalama puanlar da pek bir memnuniyet bildirmiyordu
Evet,bu tatlı bir "hoşçakal Amy şarkısı" değildi. Acı gerçekleri gösteriyordu. Ne oldu da 27 yaşında bir kadın göz göre göre öldü?

Winehouse, sahnede yuhalandı. Şarkı söylemek bir yana ayakta duramıyordu. Adını yazınca burnunun kenarında kokain olduğunu anladığımız beyaz toza dikkat çekilen fotolar çıkıyordu. Tabii ya Winehouse'u şöhret öldürdü ki? Tüm bu ilgiyle ve şöhret olmanın getirdiği hızlı yaşamla baş edecek iç güçleri yoktu.
Yoksa sevgili tombalak babası her fırsatta kızının yanındaydı. İkiyüzlü kocası başta olmak üzere menajeri, korumaları ve onca insana rağmen bir akşamüstü evinde ölü bulundu. Koruması onu en son kontrol ettiğinde youtube'da kendi videolarını izliyordu.
Ne olmuştu da bir kadın ölümüne sıskalaşmıştı? Ölümüne alkol almıştı?

Maria Estes Laudes'in kitabı kurtlarla koşan kadınlar'ı okuyanlar bilirler.Şarkı söyleyen kadının iyileştirici gücü vardır. Şarkılar, eskilerin yaşadığı zorlukları unutmamak ve umut ettikçe kurtuluşu bulmak için yol gösterir. Şarkılar eskinin bilgeliğini taşır. Kimi zaman ise geçmişin, şimdinin, geleceğin acısını dillendirir. Ne olursa olsun, şarkı söyleyen kadın iyileştirmek için, yaraları onarmak, zehirleri akıtmak için şarkı söyler. Kötülükten korumak için, büyüler kurmak için söyler.
Şarkının iyileştirici etkisi vardır.

İyi sanatçıların yüreklerini en samimi şekilde ifade edenler olduğunu düşünürüz. Bunun başka açılımları da var aslında.Winehouse'un şarkıları hep özel hayatıyla ilgiliydi. Neden şiirlerini; kendi hayatını şarkı yapmıştı ki?
İyileşmek için...

Film boyunca bunu gördüm; hayatta kalmaya çalışan bir cadıydı o.Tüm o ses oyunları ruhundaki yaraları akıtmak içindi. Amy'ı anlamak için şamanları düşünün. Doğaya yakarırlar, her ruhu teker teker tanıyıp kutsayıp yardımını dilerler. Amy da bu çaba içindeydi. Kalbini kıranları anıyor, ileniyor, gözyaşlarının kendi kendine kuruduğunu söylüyordu. Evet, acıyla yüzleşiyordu.
Şarkı söylemeye devam edebilseydi,sadece kendini değil etrafındaki insanları da iyileştirecek kadar toparlanabilecekti. Ne yazık ki Winehouse, kendini hayvani damata kaptırdı.

Amy'i kendisini tüketmesi için teşvik ettik. İstemediği halde şarkılarının tekrar tekrar söylettik. Yatağından alıp özel uçakla ayağımıza getirttik. Bu sondu. Sondan bir öncesinde Rehab'in ödülleri silip süpürdüğünü duyduğunda sevinmemişti. Sona giden yola geri dönmemek üzere girdiğini anlamıştı. Amy küçük bir jazz şarkıcısı olarak düşe kalka yaşamaya devam etmeliydi. Maalesef olmadı.

16 Ekim 2015 Cuma

Downloads

IMPORTANT: All links belong to my google drive account and all of them are clean. Files are a little big so Google Drive can not scan or open them properly.
I do not own the copyrights.
All material is just for science and fellowship.
Not for commercial use.
Please inform any problem and broken link. Enjoy :)

7 Ekim 2015 Çarşamba

Stange Fruit

Stange Fruit

Southern trees bear a strange fruit,
Blood on the leaves and blood at the root,
Black bodies swinging in the southern breeze,
Strange fruit hanging from the poplar trees.

Pastoral scene of the gallant south,
The bulging eyes and the twisted mouth,
Scent of magnolias, sweet and fresh,
Then the sudden smell of burning flesh.

Here is fruit for the crows to pluck,
For the rain to gather, for the wind to suck,
For the sun to rot, for the trees to drop,
Here is a strange and bitter crop

 Wikipedia:
 The Guardian:

19. yüzyılın sonlarında özellikle Güney Amerika'da siyahiler topluca linç ediliyorlardı. Hatta Klu Klux Klan gibi topluca siyahi avına çıkan korkunç gruplar vardı. Yandaki fotoğrafta Thomas Shipp Abram Smith'in linç edilmesi görülmekte. Yahudi ve sol görüşlü bir öğretmen olan Abel Meeropol, bu resimden etkilenerek kalemine sarılmış ve bu şiiri yazmıştır.  Meerepol, eşi ve şarkıcı Laura Duncan'ın yardımıyla bu şiiri şarkı haline getirmiş ve Madison Square Garden'da seslendirmiştir. Billie Holiday'ın menajeri bu şarkıyı duymuş ve Billie Holiday'e okumasını teklif etmiştir. Başlarda Holiday bu şarkıyı okumaktan ürkmüş; ancak her performansının sonunda seslendirmeye devam etmiştir.

Negro'yu çok severim, çok lezzetli bir bisküvi. Hemen her ay boğazımdan birkaç paket iki üç dakika içinde geçerek midemle buluşur. Negro ne demekti? Annem "Kökler" dizisinin takipçisiymiş, "negro" "zenci" demekmiş, diye banaa çıklamıştı. Lisede "nigger" kelimesiyle tanıştım. Ne demekti? Kara köpek. Çok zoruma gitti. Bir daha "zenci" kelimesini asla kullanmamaya karar verdim. Hala "zenci" kelimesini duyduğumda rahatsız olurum.

Ne kadar aç gözlüyüz? Kızılderililere çiçek mikrobunun bulaştğı battaniyeler verildi. Bizonları topluca katledildi. Onlarla savaşıldı, öldürüldüler. Dünyanın yarısı siyahi değil mi? Nasıl insan insanı bu denli sömürebilir? Onu köle eder?

Amy Winehouse

 Amy Winehouse güçlü bir kontraltoydu. Şimdi, kendisinin de en sevdiği şarkısı olan "Love is a Loosing Game"i dinlerken duygulanıyorum. "Unholy War"da gözlerim yaşarııyor. Kimileri Winehouse'un sesinin yapay olduğunu iddia ediyor. Buna inanmıyorum, oldukça kalın bir konuşma sesi vardı. Sesi ender rastlanır bir sesti.

28 Eylül 2015 Pazartesi

Fetomaternal mikrokimerizm ve V(D)J rekombinasyonu

Fetomaternal mikrokimerizm, plasentadan trofoblastik hücrelerin maternal dolaşıma katılmasıyla gerçekleşen bir fenomen. Fetomaternal mikrokimerizm insanlar da dahil olmak üzere vertebral memelilerde gösterilmiştir. Hatta aynı kişide parsiyel kimerizm veya kardeşler arasında kimerizm olabileceği fakülte sıralarından hatırladığımız bir bilgi. Fetüsten anneye geçen bu hücreler cilt, tiroid, meme ve beyin dokusuna göç ediyor. Fetüs için gebelik sırasında ve postpartum üç yıla dek uzayan sürelerde maternal birtakım metabolik süreçleri etkilediği düşünülüyor. Kimisi tiroid dokusunda kalıp termoregülasyonu etkilerken kimisi meme dokusunda süt salgısına etki ediyor. Hatta annenin hipotalamusuna göç edip nöron dokusuna dönüşüyor!

Doku hasarında, rejenerasyonda da rol alabilecekleri düşünülüyor. Karaciğer ve böbrek dokusunda da varlıkları gösterilmiş. Hatta birgün maternal kan örneklerinden bu hücreleri seçerek prenatal tanıya gidilebileceği umuluyor. Tabii, henüz pratikte oldukça zor. Yine de harika değil mi?

Ayrıca sonsuz çeşitlilikte antikor üretmemizi sağlayan B ve T hücre reseptör genlerindeki V(J)D rekombinasyonunu da hatırlatmak isterim. Üç genom ( bunların evrim basamağında bir traspozon olduğu düşünülüyor ) DNA klevajı ile spesifik bölgelerden kesilip sirküler DNA şeklinde tekrar birleştiriliyor. Üç genom hem kendi içlerinde hem de kendi aralarında tekrar bir araya getirildiğinde 10x14 x 10x14 x 10x18 çeşitlilikte antijen yapısının tanınmasını sağlıyor. Böylece, adaptif immünite bir kere karşılaştığı antijen yapısını tanıdığı gibi ilerde karşılaşabileceği alternatif antijenlere de hazırlıklı oluyor.



V(D)J rekombinasyonundan sorumlu olan genlerde hata olduğunda B ve T hücreleri tamamen yok olabiliyor veya bu genlerin bir miktar işlevsel olduğu durumlarda da anormal işlevli T hücreleri çeşitli sistemleri infiltre ediyor. Her iki durumda da ağır yaygın kombine immün yetmezlik gelişiyor.

Bu bilginin bir diğer önemi şu; çift sarmal DNA kesilerek bu işlem yapıldığı için kimi zaman genom tekrar bir araya getirilemiyor, kromozom anomalileri ve buna bağlı B ve T hücre lenfomaları gelişiyor.

Orijinal makaleler için,
Edit: Aslında birbirlerinden bağımsız olan buu konuları daha geniş tartışmak üzere...

25 Eylül 2015 Cuma

Yağ dokusunun sempatik innervasyonu

Leptinin yağ dokusundan sentezlenen ve yağ dokusu miktarıyla doğru orantılı olarak yağ homeostazisini sağlayan bir peptid olduğunu biliyoruz. Santral leptin rezistansının ve leptin üretim defektinin obezitede önemli yeri olduğunu da biliyoruz. Sempatik aktivitenin artışının sonuçlarından birinin lipoliz olduğunu da biliyoruz. Bu yeni çalışma, bu fenomeni in vivo olarak göstermekle kalmamış, ayrıca yağ hücrelerine uzanan ve onları adeta kapsül gibi saran sempatetik aksonları da ortaya koymuştur.

( yan resimdeki dombalak bayanı gözüm bir yerden ısırıyor ama...)

Optogenetics, yapay olarak hücreleri ışığa duyarlı hale getiren genleri eklemek ve hücrelerin ışıkla uyarılmasını sağlamakla ilgilenen bilim dalıdır. Bakteri veya alg genomlarından elde edilen genler, viral vektörlerle hedef hücrelere taşınıyor. Bu genlerin transkripsiyonu sonucu oluşan opsin proteinleri ışığa duyarlılığı sağlıyor.

Optogenetik ile fare sempatik nöronları mavi ışığa hassas hale getirilmiş. Bu nöronların ateşlenmeleriyle büyük miktarlarda yağ yıkımı ortaya koyulmuş. Sempatik nöronlardan salınan nörepinefrinin bu cevaba aracılık yaptığı biliniyor. Leptinin bu sempatik yolakla işlevsellik kazandığı üzerinde duruluyor. Tedavilerin bu yol üzerinden geliştirilebileceği vurgulanıyor.

Orijinal makaleler için;



Optogenetics için;
Edit: bu bilgiler hipertiroidideki kilo kaybına da açıklık getiriyor; hücrelerin katekolaminlere duyarlılığı artıyor... Now, it makes sense

CJD dışında da prionlar olduğu gösterildi

PSP ve MSA hastalarının beyinlerinden elde edilen homojenatlar, önce hücre kültürlerinde ve sonra transgenik farelerde denenmiş. Kontrol grubu olarak normal insan beyin homojenatı ve on dört Parkinson hastasının beyin homojenatı kullanılmış. MSA'da en az üç değişik prion çeşidi olduğu ve PSP'nin de tıpkı CJD'de olduğu gibi prion bulaşı geçiş paterni gösterdiği saptanmış.
Parkinson hastalığında ve MSA'da dopaminin paketlenmesinde görev alan synuclein'in patolojik olduğu ve hasta nöronlarda birikmek suretiyle nöron dejenerasyonuna neden olduğu biliniyordu. Bireyde bu patolojik synuclein'lerin prion gibi bir yayılma paterni gösterdiği düşünülüyordu; ancak insanlarda bu bulaş henüz gösterilememişti. Bu iki çalışma ile Parkinson hastalığının aksine MSA ve PSP'nin CJD'de olduğu gibi "prion bulaşı potansiyeline sahip olduğu, çeşitli varyant synuclein'lerin söz konusu olduğu ve sağlık görevlilerinin bulaş açısından dikkatli olmaları gerektiği" vurgulanmakta. (Temmuz 2015)

Edit: AAN yayını Neurology Today'de enfeksiyon hastalıkları uzmanlarına göre hücreden hücreye bulaş gösterilmiş olsa da bu geçiş henüz insanlarda gösterilmemiştir. Transgenic farelerde bulaş gösterilse de vahşi tip ( doğal ) farelerde bulaşa rağmen hastalık gelişmediği gözlenmiş. Ayrıca "prion" terimi ile kastedilen partikülün kendi başına enfeksiyöz olduğu ve organizmalar arasında yayılabildiği vurgulanmakta. Henüz B amiolid, synuclein ve tau proteinleri prion olarak kabul görmemekte. (Aralık 2015)
Orijinal makaleler için;


Santral sinir sisteminin lenfatik drenajı kanıtlandı

Santral sinir sisteminde lenfatik drenaj olmaması, klasik bir textbook bilgisiydi; taa ki iki faklı ekip tarafından farelerde BOS'un lenfatik damarlarla derin servikal lenf nodlarına drenajı gösterilene kadar.
Bilim adamları uzun zamandır santral sinir sisteminde T lenfosit trafiğini incelemekte ve T hücrelerinin santral sinir sistemine nereden giriyor olabileceğini araştırmaktaydı. Postkapiller venüllerin bağışıklık hücreleri için giriş bölgesi olduğu ve MS hastalarında bu bölgelerde lenf nodu benzeri T hücre yığınları gösterildiği biliniyordu; ancak patolojik durumlar dışında santral sinir sisteminde bağışıklık hücresi bulunmayacağına inanılıyordu.
Yaklaşık 6 yıl önce, interstisiel sıvının ve BOS'un, nazal kribriformdan derin servikal lenf nodlarına drene olduğu bildirilmiş, bu sisteme glymphatic system denmişti. Bu sistemin özellikle uyku sırasında arteriel pulsasyonlar sayesinde işlediği, interstisiel sıvının ve BOS'un beyin arterlerinden ve kapillerlerinden süzüldüğü, bu işlemde glial hücrelerin aquaporinlerinin sorumlu olduğu saptanmıştı.

2014'te farelerde yapılan çalışmalarda, yeni patolojik örnekleme tetkikleri ve dikkatli incelemelerle dural venöz sinuslarda vücudun diğer bölgelerindeki lenf nodları ile aynı yüzey antijenlerine sahip lenf damarları olduğu gösterildi. Farelerde boyalı preparatlar, Evans mavisi enjeksiyonu ve üç boyutlu rekonstrüktif yapılandırma ile gösterilen bu lenfatik ağ insanlarda da kanıtlandı.
Bu sistemlerin hatalı proteinlerin santral sinir sisteminden uzaklaştırılmasında önemli rol oynadığı düşünülüyor. Alzheimer hastalarında hatalı B amiloidlerin pial ve subpial yüzeylerde birikmesi de bu sistemlerin disfonksiyonunu akla getiriyor.

Parkinson hastalığında koku duyusunun, hastalığın karakteristik özellikleri henüz gelişmeden bozulması da nazal kribriform drenajının bozulmasıyla yakından ilişkili görünüyor. Nöroimmünoloji alanındaki bu gelişmelerin, dejeneratif ve otoimmün hastalıkları anlamamızda ve tedavi etmemizde büyük faydası olacağı umuluyor.



Orijinal makaleler için;





Bu makale 1992'de yayınlanmış olmasıyla ön plana çıkıyor;



Edit: Bu konu öyle çok hoşuma gidiyor ki, sık sık bakınıp birşeyler daha ekleme ihtiyacı duyuyorum.

23 Eylül 2015 Çarşamba

Bara wa Utsuhushiku

-Bara wa Utsuhushiku- ( Rose de Versailles )

Kusamurani namo shirezu
Saiteiru hana naraba
Tada kaze wo ukenagara
Soyoide ireba iikeredo
Watashi wa bara no sadame ni umareta
Hanayakani hageshiku ikiro to umareta
Bara wa bara wa
Kedakaku saite
Bara wa bara wa
Utsukushiku chiru

Flowers without names
Blooming in the field
Can just sway in the wind
But I was born with a destiny of roses
Born to live in glory and passion
Roses, roses (They) bloom in dignity
Roses, roses (They) fall (scatter) in beauty


Rose de Versailles Manga, en başta Marie Antoinette'in Fransa'ya genç bir prenses olarak gelişini, kraliçe oluşu ve yasak aşkını anlatmak için tasarlanmış; ancak yardımcı karakter Oscar takipçilerin büyük ilgisini kazanmış. Bunu üzerine manga, Oscar'ın hayatını odak alarak devam etmiştir.
Oscar, asker olan babası tarafından, annesinin ölümünden sonra, erkek gibi yetiştirilen bir kızdır.  Oscar'ın yanına, bir erkek gibi yetişmesi için kahyalarının torunu Andre verilmiştir. Oscar bir erkek gibi at binmeyi, kılıç kullanmayı öğrenmiştir. Marie Antoinette'i korumak amacıyla kraliyet muhafızlarının başı olarak görevlendirimiştir.
Kraliçe dahil herkes Oscar'ı erkek zannetmektedir. Oscar'ın kendisi bile erkek olduğunu düşünmüş olmalı; taa ki Kont Fersen'e aşık oluncaya dek...
Fersen, Oscar'a "keşke en başından kadın olduğunu bilseydim" şelinde talihsiz bir cümle kuruyordu. Gözyaşlarını tutamayan Oscar ise Fersen'e mutlu bir aşk dilemişti...
Andre de Oscar'a "bir gül, güldür, lale olamaz" demişti. Oscar'ın bir kadın oluşunu kabullenmesi, hikaye boyunca şekillenen bir süreç olmuştu.
Oscar, dingin, güçlü, aynı zamanda hassas ve merhametli karakteriyle hepimizin gönlünü  fethetmişti. Bu sırada mangada adım adım Fransız İhtilali anlatılıyor, tarihi karakterler işleniyordu.
Andre'nin başta karşılıksız aşkı ise, binbir imkansızlık ve olanaksızlık içinde Oscar'a ulaşmış, karşılığını bulmuştu.

Elfen Lied

-Elfen Lied-
Os iusti meditabitur sapientiam,
Et lingua eius loquetur indicium.
Beatus vir qui suffert tentationem,
Quoniqm cum probates fuerit accipient coronam vitae.

Kyrie, ignis divine, eleison.

O quam sancta, quam serena,
Quam benigma, quam amoena,
O castitatis lilium.


22 Eylül 2015 Salı

Anasayfa


Selam !

Ben Azy. Ortağım Fıstık'la (RIP) hayatı yakalamaya çalışıyoruz. Sanat uzun, hayat kısa, fırsat kaçıcı, deneyim aldatıcı, karar zor. (Tıbbın atası Hipokrat'ın tesbitidir. Aşağıdaki resimde Büyük İskender'in hediyelerini reddederken canlandırılmış.)



 Bu sayfa, naçizane bendenizi tanımanız ve bloğum hakkında da fikir edinmeniz için; ancak unutmayın, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Söz gelimi... Yan taraftaki siyah beyaz seksi resim size ne düşündürüyor?
Sadece trans-gender bir insanı değil, hiçbir insanı bimodal olarak ayıramayız. Her insanın eğilimleri hayatının değişik dönemlerinde daha gay veya daha heteroseksüel olma şeklinde dalgalanmalar gösterebilir. Bakış açımızın ne kadar kısıtlı olduğunu ise bir trans-gender insanı "kadın" mı yoksa "erkek" mi kabul etmeliyiz, kestiremediğimizde fark ederiz. Böylece elektronlardan Havva'ya dek akla hayale gelebilecek pek çok kavramı "spektrum"lara dökebileceğimizi ve pek çok defa "standart deviasyonlarla" karşılaşacağımızı göreceğiz... ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını. Heisenberg belirsizliği...

Lisede "herşeyin teorisi" yani tüm fizik kurallarının tek bir formülle açıklanabileceği fikriyle büyümüştüm. Düşünsenize, parçacık-altı fiziğinden Newton fiziğine, temel kuvvetlerden karanlık maddeye kadar herşeyi tek bir formülle ifade edebilmek... Fikir olarak mümkün, ancak henüz bu ideale yaklaşacak bir teori bile üretilemedi. Bundan neden bahsediyorum? Bu giriş sayfasından da anlayabileceğiniz üzere, ışıktı, güneşti, maddeydi... Bunlarla derdim var. Aslına bakarsanız, hayatla derdim var. Fikirlerimde herşeyin birbirine bağlandığını göreceksiniz. Evet, herşey birbiriyle ilintili; henüz tek bir fikirle formüle edemesem de var olduğunu var sayıyorum.

Bu fotoğraf manken Eve Salvail'e ait. Resmi olarak gay olduğunu belirtmiştir. Şu an DJ'lik yapmakta olup başının sol tarafındaki ejder dövmesiyle benzerlerinden ayrılır. Neil Gaiman'ın The Sandman çizgi romanındaki Desire'ı internette araştırırken bu fotoğrafın kırmızı bir varyasyonuna rastlamıştım. Üstünde de Desire'ın uyarısı vardı...  Eve Salvail'i önceden de bilirdim, ancak tüm bu öğeler (Salvail'in kendini tanımlaması, Desire'ın temsil ettiği arketip, resimdeki yoğun seksapelite ile verilen mesajın acı zıtlığı ) bir araya geldiğinde ise yeni bir bakış açısı kazandım. The Sandman (Vertigo Comics) okuduğunuzda, bu arketipin neden Desire'a çok benzediğini anlayacaksınız.


 Her zaman istatistiğe inandım. (İstatistikle, 
gerçeklerin amaca göre "doğrular" şeklinde saptırılabildiğine de inandım) Standart deviasyon, çan eğrisi ve hiperbolik azalan besin eğrisi, insanlığı anlayış şeklim oldu. Her zaman sıradışı yaşamlar ve uç karakterler vardı, ortalama tipler çoğunluktaydı. Bunlar çan eğrisiydi. Herkesin şansı kötü gidebilirdi; bu da standart sapmaydı... Ve sonunda herşey boka sarardı; bu da hiperbolik gidişattı.


Genelde kendimi standart deviasyonla anlarım.
 Sıradışı düşünce şeklim, flörtöz karakterim, psikiyatırımın bile beni garip bulması ve kongenital bir malak olmam; bunlar hep standarttan ufak tefek sapmalardır. Akrabalarımın büyük kısmının evliliği bok gibidir; bu da çan eğrisidir. İlkokulda şaşırtıcı başarılara imza atmıştım. Yani ilde ikincilik ve on yedincilik benim için şaşırtıcıydı. Yine de bunlar standart deviasyonun cilveleriydi. Sonuçta, Ahmet Buhan ve Hasan Şimşek'i arkadan bakıp işaretler geçerdim. Tudem'leri kuzenimden alırdım; zaten hepsi üzerine çözülüydü. Karne beşte beşti.


 Ortaokulda sıradan bir "sünepe"ydim. (En iyi arkadaşınız sizi ilk görüşte sünepe olarak nitelendiriyorsa, bunun etiketiniz olduğu gerçeği  kaçınılmazdır.) Çok okur, az uyur, deli gibi bilgisayar oynar az çalışırdım. (Yalan olmasın, karneme üç düşmesin diye az çabalamadım.) Yani annem bile fen lisesini kazanmama şaşırdığını söylemişti. İlk başlarda zeki olduğumu zannettim. Sonra benden çok daha zekiler olduğunu keşfettim. Hatta geçen 3 sene içinde bırakın zekiliği, malın teki olduğumu öğrendim. ( Merak edenler için IQ'um 107.) Bu yediğim sağlam tokatlardan biriydi... İşte bu da benim hiperbolik tükenmemdi.


Lisede de okumayı severdim. Müzik de dinlerdim. Biyolojiye ilgim vardı (Masters&Johnson'ı bilirdim !?);  ancak birinci aşama olimpiyat sınavını dahi geçememiştim :( Geniş bir edebiyatım vardı. Ciddi diyorum, ortaokul ve lisede sınıfın kitap kurdu bendim. Dünya klasikleri, bilgisayar parçaları ve hardcore hakim olduğum konulardı. (Abartmamak lazım, hala ne Plato ne Eflatun tanırım. Sokrates'ten de Homeros'tan da çaktığım yok. Elime Sheakspeare tövbe olsun, değmemiştir.[End of irony])


Bir de popüler bilim okumayı severdim.
O zamanlar hadron-baryon nedir, kimin yükü kaçtır, spin yönü nedir, tad değeri rengi nedir... Bunları bilirdim. Temel kuvvetleri ve taşıyıcı parçacıklarını sayardım. Hatta inanın rölativiteyi de anlamıştım. Sicim kuramı benim sınırımdı, anlayamadım. (Kardeşim anlatınca biraz anladım.)

Şimdi...Evrenin yaşı yaklaşık 13.8 milyardır. Big Bang Theory, bize evrenin en başta küçücük, çok yoğun ve çok sıcak bir kütle olduğunu ve çok hızlı bir biçimde genişlediğini anlatır. Evrende 2x 10 üzeri 11 galaksi vardır. Drake denlemi evrende on ila milyonlarca ileri teknolojiye sahip uygarlık olduğunu söyler. Evrendeki toplam maddenin %85'ini, karanlık madde oluşturur. Evrenin enerji-madde toplamının %95'ini, karanlık madde+karanlık enerji oluşturur.


Bu denklemler quantum düzeltmeleri ile gözden geçirildiğinde... Evrenin yaşının sonsuz olabileceğine, sonsuz çeşitlilikte evren olabileceğine, paralel bir evrende yaşıyor olabileceğimize işaret etmekte.

Bu giriş sayfasından da anlayabileceğiniz üzere, ışıktı, güneşti, maddeydi... Bunlarla derdim var. Aslına bakarsanız, hayatla derdim var. Lisede "herşeyin teorisi" yani tüm fizik kurallarının tek bir formülle açıklanabileceği fikriyle büyümüştüm. Düşünsenize, parçacık-altı fiziğinden Newton fiziğine, temel kuvvetlerden karanlık maddeye kadar herşeyi tek bir formülle ifade edebilmek... Fikir olarak mümkün, ancak henüz bu ideale yaklaşacak bir teori bile üretilemedi. Bundan neden bahsediyorum? Joker'ın dediği gibi, "herşey plana göre gittiğinde kimse paniklemiyor, plan korkunç olsa bile" Peki plan ne? Büyük planı bilmiyoruz ve dünyanın gidişatı, hatta gidişatı bırakın sadece milyarlarca insan oldğumuzu bilmek bile beni dehşete düşürüyor.
Öyleyse, otostopçunun galaksi rehberindeki gibi, "1.panik yapma" diyelim mi? Peki, en azından umarım tanıdıkça seversiniz, tanışmak isterseniz bloğumu geliştirmeye devam ediyor olacağım. Fikirlerimde herşeyin birbirine bağlandığını göreceksiniz. Evet, herşey birbiriyle ilintili; henüz tek bir fikirle formüle edemesem de var olduğunu var sayıyorum.


Takipte olursanız, çok memnun oluruz.
Yapıcı yorumlarınızla değer katarsınız.
(Yandaki şeklin orijinali için https://www.quora.com/What-are-quarks-fermions-baryons-leptons-bosons-mesons-How-they-are-related-to-one-another )

13.05.2021 güncellemesi; artık orkideler, sukulentler, kediler ve geckolarımla zenginleştirdiğim bir hobi dünyam var.

Işıkla kazınan anılar...

Modern dünyamızda görsel uyaranlar hayatımıza hakim. Daha önce hiç bulunmadığımız yerleri televizyonda, bilgisayarda, sinemada izliyoruz. Artık yolculuk yapmak zorunda değiliz. Bir şeyin nasıl yapıldığını bir başkasından öğrenmek zorunda değiliz. Her şey gözlerimizin önüne seriliyor. Bir yandan da telefon ekranı, otomobil penceresi, gözlüklerle sınırlanan bir dünyamız var artık.