28 Eylül 2015 Pazartesi

Fetomaternal mikrokimerizm ve V(D)J rekombinasyonu

Fetomaternal mikrokimerizm, plasentadan trofoblastik hücrelerin maternal dolaşıma katılmasıyla gerçekleşen bir fenomen. Fetomaternal mikrokimerizm insanlar da dahil olmak üzere vertebral memelilerde gösterilmiştir. Hatta aynı kişide parsiyel kimerizm veya kardeşler arasında kimerizm olabileceği fakülte sıralarından hatırladığımız bir bilgi. Fetüsten anneye geçen bu hücreler cilt, tiroid, meme ve beyin dokusuna göç ediyor. Fetüs için gebelik sırasında ve postpartum üç yıla dek uzayan sürelerde maternal birtakım metabolik süreçleri etkilediği düşünülüyor. Kimisi tiroid dokusunda kalıp termoregülasyonu etkilerken kimisi meme dokusunda süt salgısına etki ediyor. Hatta annenin hipotalamusuna göç edip nöron dokusuna dönüşüyor!

Doku hasarında, rejenerasyonda da rol alabilecekleri düşünülüyor. Karaciğer ve böbrek dokusunda da varlıkları gösterilmiş. Hatta birgün maternal kan örneklerinden bu hücreleri seçerek prenatal tanıya gidilebileceği umuluyor. Tabii, henüz pratikte oldukça zor. Yine de harika değil mi?

Ayrıca sonsuz çeşitlilikte antikor üretmemizi sağlayan B ve T hücre reseptör genlerindeki V(J)D rekombinasyonunu da hatırlatmak isterim. Üç genom ( bunların evrim basamağında bir traspozon olduğu düşünülüyor ) DNA klevajı ile spesifik bölgelerden kesilip sirküler DNA şeklinde tekrar birleştiriliyor. Üç genom hem kendi içlerinde hem de kendi aralarında tekrar bir araya getirildiğinde 10x14 x 10x14 x 10x18 çeşitlilikte antijen yapısının tanınmasını sağlıyor. Böylece, adaptif immünite bir kere karşılaştığı antijen yapısını tanıdığı gibi ilerde karşılaşabileceği alternatif antijenlere de hazırlıklı oluyor.



V(D)J rekombinasyonundan sorumlu olan genlerde hata olduğunda B ve T hücreleri tamamen yok olabiliyor veya bu genlerin bir miktar işlevsel olduğu durumlarda da anormal işlevli T hücreleri çeşitli sistemleri infiltre ediyor. Her iki durumda da ağır yaygın kombine immün yetmezlik gelişiyor.

Bu bilginin bir diğer önemi şu; çift sarmal DNA kesilerek bu işlem yapıldığı için kimi zaman genom tekrar bir araya getirilemiyor, kromozom anomalileri ve buna bağlı B ve T hücre lenfomaları gelişiyor.

Orijinal makaleler için,
Edit: Aslında birbirlerinden bağımsız olan buu konuları daha geniş tartışmak üzere...

25 Eylül 2015 Cuma

Yağ dokusunun sempatik innervasyonu

Leptinin yağ dokusundan sentezlenen ve yağ dokusu miktarıyla doğru orantılı olarak yağ homeostazisini sağlayan bir peptid olduğunu biliyoruz. Santral leptin rezistansının ve leptin üretim defektinin obezitede önemli yeri olduğunu da biliyoruz. Sempatik aktivitenin artışının sonuçlarından birinin lipoliz olduğunu da biliyoruz. Bu yeni çalışma, bu fenomeni in vivo olarak göstermekle kalmamış, ayrıca yağ hücrelerine uzanan ve onları adeta kapsül gibi saran sempatetik aksonları da ortaya koymuştur.

( yan resimdeki dombalak bayanı gözüm bir yerden ısırıyor ama...)

Optogenetics, yapay olarak hücreleri ışığa duyarlı hale getiren genleri eklemek ve hücrelerin ışıkla uyarılmasını sağlamakla ilgilenen bilim dalıdır. Bakteri veya alg genomlarından elde edilen genler, viral vektörlerle hedef hücrelere taşınıyor. Bu genlerin transkripsiyonu sonucu oluşan opsin proteinleri ışığa duyarlılığı sağlıyor.

Optogenetik ile fare sempatik nöronları mavi ışığa hassas hale getirilmiş. Bu nöronların ateşlenmeleriyle büyük miktarlarda yağ yıkımı ortaya koyulmuş. Sempatik nöronlardan salınan nörepinefrinin bu cevaba aracılık yaptığı biliniyor. Leptinin bu sempatik yolakla işlevsellik kazandığı üzerinde duruluyor. Tedavilerin bu yol üzerinden geliştirilebileceği vurgulanıyor.

Orijinal makaleler için;



Optogenetics için;
Edit: bu bilgiler hipertiroidideki kilo kaybına da açıklık getiriyor; hücrelerin katekolaminlere duyarlılığı artıyor... Now, it makes sense

CJD dışında da prionlar olduğu gösterildi

PSP ve MSA hastalarının beyinlerinden elde edilen homojenatlar, önce hücre kültürlerinde ve sonra transgenik farelerde denenmiş. Kontrol grubu olarak normal insan beyin homojenatı ve on dört Parkinson hastasının beyin homojenatı kullanılmış. MSA'da en az üç değişik prion çeşidi olduğu ve PSP'nin de tıpkı CJD'de olduğu gibi prion bulaşı geçiş paterni gösterdiği saptanmış.
Parkinson hastalığında ve MSA'da dopaminin paketlenmesinde görev alan synuclein'in patolojik olduğu ve hasta nöronlarda birikmek suretiyle nöron dejenerasyonuna neden olduğu biliniyordu. Bireyde bu patolojik synuclein'lerin prion gibi bir yayılma paterni gösterdiği düşünülüyordu; ancak insanlarda bu bulaş henüz gösterilememişti. Bu iki çalışma ile Parkinson hastalığının aksine MSA ve PSP'nin CJD'de olduğu gibi "prion bulaşı potansiyeline sahip olduğu, çeşitli varyant synuclein'lerin söz konusu olduğu ve sağlık görevlilerinin bulaş açısından dikkatli olmaları gerektiği" vurgulanmakta. (Temmuz 2015)

Edit: AAN yayını Neurology Today'de enfeksiyon hastalıkları uzmanlarına göre hücreden hücreye bulaş gösterilmiş olsa da bu geçiş henüz insanlarda gösterilmemiştir. Transgenic farelerde bulaş gösterilse de vahşi tip ( doğal ) farelerde bulaşa rağmen hastalık gelişmediği gözlenmiş. Ayrıca "prion" terimi ile kastedilen partikülün kendi başına enfeksiyöz olduğu ve organizmalar arasında yayılabildiği vurgulanmakta. Henüz B amiolid, synuclein ve tau proteinleri prion olarak kabul görmemekte. (Aralık 2015)
Orijinal makaleler için;


Santral sinir sisteminin lenfatik drenajı kanıtlandı

Santral sinir sisteminde lenfatik drenaj olmaması, klasik bir textbook bilgisiydi; taa ki iki faklı ekip tarafından farelerde BOS'un lenfatik damarlarla derin servikal lenf nodlarına drenajı gösterilene kadar.
Bilim adamları uzun zamandır santral sinir sisteminde T lenfosit trafiğini incelemekte ve T hücrelerinin santral sinir sistemine nereden giriyor olabileceğini araştırmaktaydı. Postkapiller venüllerin bağışıklık hücreleri için giriş bölgesi olduğu ve MS hastalarında bu bölgelerde lenf nodu benzeri T hücre yığınları gösterildiği biliniyordu; ancak patolojik durumlar dışında santral sinir sisteminde bağışıklık hücresi bulunmayacağına inanılıyordu.
Yaklaşık 6 yıl önce, interstisiel sıvının ve BOS'un, nazal kribriformdan derin servikal lenf nodlarına drene olduğu bildirilmiş, bu sisteme glymphatic system denmişti. Bu sistemin özellikle uyku sırasında arteriel pulsasyonlar sayesinde işlediği, interstisiel sıvının ve BOS'un beyin arterlerinden ve kapillerlerinden süzüldüğü, bu işlemde glial hücrelerin aquaporinlerinin sorumlu olduğu saptanmıştı.

2014'te farelerde yapılan çalışmalarda, yeni patolojik örnekleme tetkikleri ve dikkatli incelemelerle dural venöz sinuslarda vücudun diğer bölgelerindeki lenf nodları ile aynı yüzey antijenlerine sahip lenf damarları olduğu gösterildi. Farelerde boyalı preparatlar, Evans mavisi enjeksiyonu ve üç boyutlu rekonstrüktif yapılandırma ile gösterilen bu lenfatik ağ insanlarda da kanıtlandı.
Bu sistemlerin hatalı proteinlerin santral sinir sisteminden uzaklaştırılmasında önemli rol oynadığı düşünülüyor. Alzheimer hastalarında hatalı B amiloidlerin pial ve subpial yüzeylerde birikmesi de bu sistemlerin disfonksiyonunu akla getiriyor.

Parkinson hastalığında koku duyusunun, hastalığın karakteristik özellikleri henüz gelişmeden bozulması da nazal kribriform drenajının bozulmasıyla yakından ilişkili görünüyor. Nöroimmünoloji alanındaki bu gelişmelerin, dejeneratif ve otoimmün hastalıkları anlamamızda ve tedavi etmemizde büyük faydası olacağı umuluyor.



Orijinal makaleler için;





Bu makale 1992'de yayınlanmış olmasıyla ön plana çıkıyor;



Edit: Bu konu öyle çok hoşuma gidiyor ki, sık sık bakınıp birşeyler daha ekleme ihtiyacı duyuyorum.

23 Eylül 2015 Çarşamba

Bara wa Utsuhushiku

-Bara wa Utsuhushiku- ( Rose de Versailles )

Kusamurani namo shirezu
Saiteiru hana naraba
Tada kaze wo ukenagara
Soyoide ireba iikeredo
Watashi wa bara no sadame ni umareta
Hanayakani hageshiku ikiro to umareta
Bara wa bara wa
Kedakaku saite
Bara wa bara wa
Utsukushiku chiru

Flowers without names
Blooming in the field
Can just sway in the wind
But I was born with a destiny of roses
Born to live in glory and passion
Roses, roses (They) bloom in dignity
Roses, roses (They) fall (scatter) in beauty


Rose de Versailles Manga, en başta Marie Antoinette'in Fransa'ya genç bir prenses olarak gelişini, kraliçe oluşu ve yasak aşkını anlatmak için tasarlanmış; ancak yardımcı karakter Oscar takipçilerin büyük ilgisini kazanmış. Bunu üzerine manga, Oscar'ın hayatını odak alarak devam etmiştir.
Oscar, asker olan babası tarafından, annesinin ölümünden sonra, erkek gibi yetiştirilen bir kızdır.  Oscar'ın yanına, bir erkek gibi yetişmesi için kahyalarının torunu Andre verilmiştir. Oscar bir erkek gibi at binmeyi, kılıç kullanmayı öğrenmiştir. Marie Antoinette'i korumak amacıyla kraliyet muhafızlarının başı olarak görevlendirimiştir.
Kraliçe dahil herkes Oscar'ı erkek zannetmektedir. Oscar'ın kendisi bile erkek olduğunu düşünmüş olmalı; taa ki Kont Fersen'e aşık oluncaya dek...
Fersen, Oscar'a "keşke en başından kadın olduğunu bilseydim" şelinde talihsiz bir cümle kuruyordu. Gözyaşlarını tutamayan Oscar ise Fersen'e mutlu bir aşk dilemişti...
Andre de Oscar'a "bir gül, güldür, lale olamaz" demişti. Oscar'ın bir kadın oluşunu kabullenmesi, hikaye boyunca şekillenen bir süreç olmuştu.
Oscar, dingin, güçlü, aynı zamanda hassas ve merhametli karakteriyle hepimizin gönlünü  fethetmişti. Bu sırada mangada adım adım Fransız İhtilali anlatılıyor, tarihi karakterler işleniyordu.
Andre'nin başta karşılıksız aşkı ise, binbir imkansızlık ve olanaksızlık içinde Oscar'a ulaşmış, karşılığını bulmuştu.

Elfen Lied

-Elfen Lied-
Os iusti meditabitur sapientiam,
Et lingua eius loquetur indicium.
Beatus vir qui suffert tentationem,
Quoniqm cum probates fuerit accipient coronam vitae.

Kyrie, ignis divine, eleison.

O quam sancta, quam serena,
Quam benigma, quam amoena,
O castitatis lilium.


22 Eylül 2015 Salı

Anasayfa


Selam !

Ben Azy. Ortağım Fıstık'la (RIP) hayatı yakalamaya çalışıyoruz. Sanat uzun, hayat kısa, fırsat kaçıcı, deneyim aldatıcı, karar zor. (Tıbbın atası Hipokrat'ın tesbitidir. Aşağıdaki resimde Büyük İskender'in hediyelerini reddederken canlandırılmış.)



 Bu sayfa, naçizane bendenizi tanımanız ve bloğum hakkında da fikir edinmeniz için; ancak unutmayın, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Söz gelimi... Yan taraftaki siyah beyaz seksi resim size ne düşündürüyor?
Sadece trans-gender bir insanı değil, hiçbir insanı bimodal olarak ayıramayız. Her insanın eğilimleri hayatının değişik dönemlerinde daha gay veya daha heteroseksüel olma şeklinde dalgalanmalar gösterebilir. Bakış açımızın ne kadar kısıtlı olduğunu ise bir trans-gender insanı "kadın" mı yoksa "erkek" mi kabul etmeliyiz, kestiremediğimizde fark ederiz. Böylece elektronlardan Havva'ya dek akla hayale gelebilecek pek çok kavramı "spektrum"lara dökebileceğimizi ve pek çok defa "standart deviasyonlarla" karşılaşacağımızı göreceğiz... ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını. Heisenberg belirsizliği...

Lisede "herşeyin teorisi" yani tüm fizik kurallarının tek bir formülle açıklanabileceği fikriyle büyümüştüm. Düşünsenize, parçacık-altı fiziğinden Newton fiziğine, temel kuvvetlerden karanlık maddeye kadar herşeyi tek bir formülle ifade edebilmek... Fikir olarak mümkün, ancak henüz bu ideale yaklaşacak bir teori bile üretilemedi. Bundan neden bahsediyorum? Bu giriş sayfasından da anlayabileceğiniz üzere, ışıktı, güneşti, maddeydi... Bunlarla derdim var. Aslına bakarsanız, hayatla derdim var. Fikirlerimde herşeyin birbirine bağlandığını göreceksiniz. Evet, herşey birbiriyle ilintili; henüz tek bir fikirle formüle edemesem de var olduğunu var sayıyorum.

Bu fotoğraf manken Eve Salvail'e ait. Resmi olarak gay olduğunu belirtmiştir. Şu an DJ'lik yapmakta olup başının sol tarafındaki ejder dövmesiyle benzerlerinden ayrılır. Neil Gaiman'ın The Sandman çizgi romanındaki Desire'ı internette araştırırken bu fotoğrafın kırmızı bir varyasyonuna rastlamıştım. Üstünde de Desire'ın uyarısı vardı...  Eve Salvail'i önceden de bilirdim, ancak tüm bu öğeler (Salvail'in kendini tanımlaması, Desire'ın temsil ettiği arketip, resimdeki yoğun seksapelite ile verilen mesajın acı zıtlığı ) bir araya geldiğinde ise yeni bir bakış açısı kazandım. The Sandman (Vertigo Comics) okuduğunuzda, bu arketipin neden Desire'a çok benzediğini anlayacaksınız.


 Her zaman istatistiğe inandım. (İstatistikle, 
gerçeklerin amaca göre "doğrular" şeklinde saptırılabildiğine de inandım) Standart deviasyon, çan eğrisi ve hiperbolik azalan besin eğrisi, insanlığı anlayış şeklim oldu. Her zaman sıradışı yaşamlar ve uç karakterler vardı, ortalama tipler çoğunluktaydı. Bunlar çan eğrisiydi. Herkesin şansı kötü gidebilirdi; bu da standart sapmaydı... Ve sonunda herşey boka sarardı; bu da hiperbolik gidişattı.


Genelde kendimi standart deviasyonla anlarım.
 Sıradışı düşünce şeklim, flörtöz karakterim, psikiyatırımın bile beni garip bulması ve kongenital bir malak olmam; bunlar hep standarttan ufak tefek sapmalardır. Akrabalarımın büyük kısmının evliliği bok gibidir; bu da çan eğrisidir. İlkokulda şaşırtıcı başarılara imza atmıştım. Yani ilde ikincilik ve on yedincilik benim için şaşırtıcıydı. Yine de bunlar standart deviasyonun cilveleriydi. Sonuçta, Ahmet Buhan ve Hasan Şimşek'i arkadan bakıp işaretler geçerdim. Tudem'leri kuzenimden alırdım; zaten hepsi üzerine çözülüydü. Karne beşte beşti.


 Ortaokulda sıradan bir "sünepe"ydim. (En iyi arkadaşınız sizi ilk görüşte sünepe olarak nitelendiriyorsa, bunun etiketiniz olduğu gerçeği  kaçınılmazdır.) Çok okur, az uyur, deli gibi bilgisayar oynar az çalışırdım. (Yalan olmasın, karneme üç düşmesin diye az çabalamadım.) Yani annem bile fen lisesini kazanmama şaşırdığını söylemişti. İlk başlarda zeki olduğumu zannettim. Sonra benden çok daha zekiler olduğunu keşfettim. Hatta geçen 3 sene içinde bırakın zekiliği, malın teki olduğumu öğrendim. ( Merak edenler için IQ'um 107.) Bu yediğim sağlam tokatlardan biriydi... İşte bu da benim hiperbolik tükenmemdi.


Lisede de okumayı severdim. Müzik de dinlerdim. Biyolojiye ilgim vardı (Masters&Johnson'ı bilirdim !?);  ancak birinci aşama olimpiyat sınavını dahi geçememiştim :( Geniş bir edebiyatım vardı. Ciddi diyorum, ortaokul ve lisede sınıfın kitap kurdu bendim. Dünya klasikleri, bilgisayar parçaları ve hardcore hakim olduğum konulardı. (Abartmamak lazım, hala ne Plato ne Eflatun tanırım. Sokrates'ten de Homeros'tan da çaktığım yok. Elime Sheakspeare tövbe olsun, değmemiştir.[End of irony])


Bir de popüler bilim okumayı severdim.
O zamanlar hadron-baryon nedir, kimin yükü kaçtır, spin yönü nedir, tad değeri rengi nedir... Bunları bilirdim. Temel kuvvetleri ve taşıyıcı parçacıklarını sayardım. Hatta inanın rölativiteyi de anlamıştım. Sicim kuramı benim sınırımdı, anlayamadım. (Kardeşim anlatınca biraz anladım.)

Şimdi...Evrenin yaşı yaklaşık 13.8 milyardır. Big Bang Theory, bize evrenin en başta küçücük, çok yoğun ve çok sıcak bir kütle olduğunu ve çok hızlı bir biçimde genişlediğini anlatır. Evrende 2x 10 üzeri 11 galaksi vardır. Drake denlemi evrende on ila milyonlarca ileri teknolojiye sahip uygarlık olduğunu söyler. Evrendeki toplam maddenin %85'ini, karanlık madde oluşturur. Evrenin enerji-madde toplamının %95'ini, karanlık madde+karanlık enerji oluşturur.


Bu denklemler quantum düzeltmeleri ile gözden geçirildiğinde... Evrenin yaşının sonsuz olabileceğine, sonsuz çeşitlilikte evren olabileceğine, paralel bir evrende yaşıyor olabileceğimize işaret etmekte.

Bu giriş sayfasından da anlayabileceğiniz üzere, ışıktı, güneşti, maddeydi... Bunlarla derdim var. Aslına bakarsanız, hayatla derdim var. Lisede "herşeyin teorisi" yani tüm fizik kurallarının tek bir formülle açıklanabileceği fikriyle büyümüştüm. Düşünsenize, parçacık-altı fiziğinden Newton fiziğine, temel kuvvetlerden karanlık maddeye kadar herşeyi tek bir formülle ifade edebilmek... Fikir olarak mümkün, ancak henüz bu ideale yaklaşacak bir teori bile üretilemedi. Bundan neden bahsediyorum? Joker'ın dediği gibi, "herşey plana göre gittiğinde kimse paniklemiyor, plan korkunç olsa bile" Peki plan ne? Büyük planı bilmiyoruz ve dünyanın gidişatı, hatta gidişatı bırakın sadece milyarlarca insan oldğumuzu bilmek bile beni dehşete düşürüyor.
Öyleyse, otostopçunun galaksi rehberindeki gibi, "1.panik yapma" diyelim mi? Peki, en azından umarım tanıdıkça seversiniz, tanışmak isterseniz bloğumu geliştirmeye devam ediyor olacağım. Fikirlerimde herşeyin birbirine bağlandığını göreceksiniz. Evet, herşey birbiriyle ilintili; henüz tek bir fikirle formüle edemesem de var olduğunu var sayıyorum.


Takipte olursanız, çok memnun oluruz.
Yapıcı yorumlarınızla değer katarsınız.
(Yandaki şeklin orijinali için https://www.quora.com/What-are-quarks-fermions-baryons-leptons-bosons-mesons-How-they-are-related-to-one-another )

13.05.2021 güncellemesi; artık orkideler, sukulentler, kediler ve geckolarımla zenginleştirdiğim bir hobi dünyam var.

Işıkla kazınan anılar...

Modern dünyamızda görsel uyaranlar hayatımıza hakim. Daha önce hiç bulunmadığımız yerleri televizyonda, bilgisayarda, sinemada izliyoruz. Artık yolculuk yapmak zorunda değiliz. Bir şeyin nasıl yapıldığını bir başkasından öğrenmek zorunda değiliz. Her şey gözlerimizin önüne seriliyor. Bir yandan da telefon ekranı, otomobil penceresi, gözlüklerle sınırlanan bir dünyamız var artık.